Bu mektubu kime yazdığımı bilmiyorum. Belki beni hiç tanımayacak birine, belki yıllardır aynada gözlerinin içine bakamadığım kendime, belki de artık beni duymayan hayata.
İçimde uzun zamandır adı konulamayan bir yorgunluk var. Öyle bir yorgunluk ki uyuyunca geçmiyor, ağlayınca hafiflemiyor, konuşunca dağılmıyor. Sanki ruhumun içine ince ince işleyen pas gibi… Nereme dokunsam oradan dökülüyor.
Ben hep biraz eksik doğmuş gibiyim. İnsanların kolayca güldüğü şeylere uzaktan bakıyorum. Sevinç bana uğrayıp aceleyle çıkan bir misafir gibi. Kederse evin asıl sahibi.
Bazen bedenimin içinde değil de, terk edilmiş bir evin içinde yaşıyor gibi hissediyorum. Pencereleri kırık, duvarları nemli, kapıları içeriden kilitli bir ev. Sesimi duyuyorum ama bana ait gelmiyor. Aynadaki yüzü tanıyorum ama sevmiyorum.
Kimse anlamıyor demeyeceğim. Belki anlatmayı hiç beceremedim. İnsan bazı acıları kelimeye dökünce küçülecek sanıyor, ama bazı acılar anlatılınca daha da büyüyor.
Yaşamak denilen şey, çoğu insana doğal geliyor galiba. Bana ise her sabah yeniden ikna edilmesi gereken bir mesele gibi. Gözümü açıyorum, perde kıpırdıyor, dışarıda hayat başlamış oluyor. Ben ise içimde başlamayan bir günün eşiğinde bekliyorum.
Ölmek istemekle yok olmak istemek aynı şey değilmiş, bunu öğrendim. Ben çoğu zaman ölmekten çok susmak istedim. İçimdeki gürültü dursun istedim. Kalbim biraz yavaşlasın, zihnim biraz sussun, anılar beni kovalamayı bıraksın istedim.
Bazen düşünüyorum da, eğer çocukluğumdaki halim beni şimdi görseydi üzülürdü. Gözleri ışıklı, hayalleri büyük o küçük kız… Ona büyüyünce böyle olacağını söylemeye kıyamazdım.
Yine de içimde küçücük bir yer hâlâ kapanmadı. Belki bu yüzden hâlâ yazıyorum. Yazmak, ölmek isteyen yanımla yaşamak isteyen yanımın masaya oturup sessizce konuşması gibi.
Eğer bir gün beni bulamazsanız, bilin ki ben en çok kendimde kayboldum.
Ama eğer bir gün geri dönersem, bu kez kendimi de yanıma alarak döneceğim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder