3 Haziran 2026 Çarşamba

Kırmızı Kapının Ardında

Ece, üniversiteyi bitirdikten sonra büyük şehirden uzaklaşmak istemişti. Bu yüzden kimsenin pek bilmediği küçük bir kasabada, eski bir ev kiraladı.
Ev ucuzdu. Hatta gereğinden fazla ucuzdu.
Evi gösteren emlakçı yaşlı adam, anahtarı uzatırken kısa bir an duraksamıştı.
"Üst kattaki son odayı kullanmayın."
Ece gülmüştü.
"Neden?"
Adam gözlerini kaçırdı.
"Öylesine."
Bu cevap Ece'yi tatmin etmedi ama üzerinde de durmadı.
İlk birkaç gün her şey normaldi. Evin eski tahtaları geceleri gıcırdıyor, rüzgâr pencereleri hafifçe sallıyordu. Ama üçüncü gece bir şey değişti.
Saat tam 03.17'de uyandı.
Koridordan gelen yavaş ayak seslerini duydu.
Tak...
Tak...
Tak...
Birisi üst katta yürüyordu.
Ece yatağında doğruldu.
Evde yalnızdı.
Ayak sesleri birkaç dakika sonra sustu.
Sabah olduğunda bütün evi kontrol etti. Kimse yoktu.
Belki rüya görmüştü.
Ama ertesi gece yine aynı saatte uyandı.
Bu kez ayak seslerinden sonra hafif bir kadın sesi duyuldu.
Sanki biri fısıldıyordu.
Anlayamadığı kelimeler...
Uzaktan gelen boğuk bir konuşma gibi.
Sabah komşusuna bundan bahsettiğinde yaşlı kadın birden sessizleşti.
"Evin eski sahiplerini biliyor musun?" diye sordu.
Ece başını salladı.
"Hayır."
Kadın yutkundu.
"Yıllar önce o evde yaşayan bir aile bir gecede ortadan kayboldu."
"Nasıl yani?"
"Kimse bilmiyor. Polis geldi. Araştırdı. Ama evde mücadele izi bile yoktu. Sanki havaya karışmışlardı."
Ece istemsizce ürperdi.
O gece yatmadan önce üst kattaki yasak odaya çıkmaya karar verdi.
Kapı kilitli değildi.
Yavaşça açtı.
Oda boştu.
Eski bir yatak, tozlu bir dolap ve duvarda büyük, kırmızı boyalı bir kapı resmi vardı.
Gerçek kapı değil.
Sadece çizilmiş bir kapı.
Ama resim öylesine gerçek görünüyordu ki Ece istemeden elini üzerine koydu.
Parmakları değdiği anda içeriden üç kez vurma sesi geldi.
Tak.
Tak.
Tak.
Ece korkuyla geri sıçradı.
Ses duvarın içinden gelmişti.
O gece odadan çıkıp kapıyı kapattı.
Ama uyuyamadı.
Saat 03.17 olduğunda üst kattan yine ayak sesleri gelmeye başladı.
Bu kez daha hızlıydı.
Tak tak tak tak...
Sanki biri koşuyordu.
Sonra aniden sessizlik oldu.
Telefonunun ekranı kendi kendine aydınlandı.
Yeni bir fotoğraf bildirimi vardı.
Ece'nin hiç çekmediği bir fotoğraf.
Titreyen ellerle açtı.
Fotoğrafta üst kattaki oda görünüyordu.
Kırmızı kapı resmi...
Ama bu kez resimdeki kapı açıktı.
Ve karanlığın içinde duran bir kadın vardı.
Yüzü görünmüyordu.
Fotoğrafın altında tek bir cümle yazıyordu:
"Beni neden uyandırdın?"
Ece nefesini tuttu.
Tam o sırada odasının kapısı yavaşça gıcırdayarak açıldı.
Koridordan gelen ay ışığında bir siluet belirdi.
Uzun saçlı bir kadın...
Başını eğmiş halde duruyordu.
Ve Ece dehşet içinde fark etti ki...
Kadın, fotoğraftaki kişinin aynısıydı.
Titreyerek telefonunu kaldırdı.
Ama ışık tekrar kadının üzerine düştüğünde koridor boştu.
Kimse yoktu.
Sabahın olmasını bekledi.
Güneş doğar doğmaz eşyalarını topladı ve evi terk etti.
Bir daha geri dönmedi.
Aradan iki yıl geçti.
Bir gece eski fotoğraflarına bakarken telefonunda daha önce hiç görmediği bir albüm fark etti.
Albümün adı:
"Yeni Ev Sahipleri"
İçinde onlarca fotoğraf vardı.
Hepsi aynı evde çekilmişti.
Farklı insanlar...
Farklı yıllar...
Farklı yüzler...
Ama her fotoğrafın arkasında, karanlık bir köşede aynı kadın duruyordu.
Son fotoğraf ise birkaç gün önce çekilmişti.
Ece nefes almayı unuttu.
Çünkü fotoğraftaki ev artık başkasına ait değildi.
Fotoğraf kendi yatak odasında çekilmişti.
Ve yatağının hemen yanında duran kadın, bu kez kameraya bakıyordu.
Gülümsüyordu.

29 Nisan 2026 Çarşamba

Kelimelere Sığınan Bir Ruh

Bazı insanlar evlere sığınır, bazıları kollara, bazıları uzak şehirlere. Ben kelimelere sığındım.
Çünkü hayat, bana uzun zamandır sert konuşuyordu. İnsanlar aceleyle gelip aceleyle gidiyor, verilen sözler en zayıf yerinden kırılıyor, sevilmek bile bazen insanın omzunda ağır bir yük gibi duruyordu. Ben ise bütün bunların ortasında, sesimi çıkaramayan bir kalp taşıyordum.
Ne zaman dünya üstüme gelse, bir defter açtım. Ne zaman içimde anlatamadığım bir şey büyüse, bir cümle kurdum. Kimsenin duymadığı çığlıklarımı satır aralarına bıraktım. Gözyaşlarımı mürekkebe karıştırdım belki de.
İnsan konuşamadığı şeyleri yazar.
Ben de öyle yaptım.
Kırıldığımda yazdım. Sevildiğime inanıp aldatıldığımda yazdım. Kalabalıkların ortasında kendimi unutup eve döndüğüm gecelerde yazdım. Penceremin önünde İstanbul’un ışıklarına bakarken, bu şehrin bile beni tanımadığını düşündüğüm zamanlarda yazdım.
Çünkü kelimeler yargılamıyordu. Yarım bırakmıyordu. Gitmiyordu.
İnsanlara anlatınca küçümsenen acılar, kâğıdın üzerinde ciddiye alınıyordu. İçimde darmadağın duran ne varsa, cümle olunca daha derli toplu görünüyordu. Belki iyileşmiyordum ama dağılmıyordum da.
Bazen düşünüyorum; beni hayatta tutan şey sevgi mi, umut mu, alışkanlık mı bilmiyorum. Ama yazmak… Yazmak kesinlikle onlardan biri.
Bazı geceler herkes uyurken ben eski yaralarımı yoklarım. Sonra bir kelime gelir, ardından bir diğeri. Sanki içimde karanlıkta kalmış bir oda yavaşça aydınlanır. İşte o an anlarım: İnsan bazen kendi yarasına kendi eliyle merhem olur.
Ben güçlü biri değilim belki. Hatta çoğu zaman kırılgan, yorgun ve fazla hassasım. Ama kelimelerle kurduğum küçük dünya hâlâ ayakta.
Ve ben, ne zaman hayata sığamasam, dönüp yine oraya giriyorum.
Çünkü bazı ruhların evi yoktur.
Onların yuvası kelimelerdir.

Şehrin Gölgesinde Ben

İstanbul’a ilk ne zaman âşık oldum, hatırlamıyorum. Belki çocukken bir kartpostalda gördüğüm sisli kulelerin ardından, belki televizyonda yağmur yemiş kaldırımlarda yürüyen insanlara bakarken… Ama bildiğim bir şey varsa, bu şehri görmeden önce bile ona ait bir özlem taşıdığımdı içimde.
Bazı sevdalar tanışmadan başlar.
Ben İstanbul’da yaşıyordum artık. Fakat insan, sevdiği şehrin içinde bile kendine yabancı kalabiliyormuş. Sokaklarını ezbere bildiğim halde ruhuma çıkan yolu bulamıyordum. Her sabah aynı göğe uyanıyor, aynı vapur seslerini duyuyor, aynı telaşın arasından geçiyordum; ama içimde hiçbir yere varmayan uzun bir yolculuk sürüyordu.
Yirmi üç yaşındaydım. Gençliğin en parlak çağı dedikleri şey, bende biraz solgun duruyordu. Gülüyordum belki, konuşuyordum, insanlara karışıyordum; ama insan bazen en çok kendi sesine uzak düşüyor. Ben uzun zamandır içimdeki kıza seslenmiyordum.
İstanbul ise her şeye rağmen güzeldi. Yaralı bir güzellikti bu. Duvarları çatlamış eski konaklar gibi, vakur ve yorgun… Martıların çığlığında bile asalet vardı. Akşamüstü Boğaz’a düşen ışık, dünyanın bütün kederini bir anlığına affettirecek kadar merhametliydi.
Ben bu şehri, kusurlarını bile severdim.
Çünkü biraz ona benziyordum.
Kalabalıktı içim, karmaşıktı, yer yer yıkık döküktü. Kimi sokaklarım karanlığa çıkıyordu, kimi pencerelerim yıllardır açılmıyordu. Ama yine de uzaktan bakıldığında güzel sayılabilecek bir yanım vardı belki. İnsan kendine bunu söylemeye utanıyor.
Aşkı da bu şehir gibi yaşadım. Gürültülü, savruk, biraz aceleci. Bana “kal” diyenler önce gitti. Bana “seviyorum” diyenler en çok eksiltti. Sonra anladım ki bazı insanlar seni sevmez; yalnızca sende kendilerine iyi gelen yeri sever.
Ben yine de inandım.
Çünkü bazı kadınlar kandırıldıkları için değil, inanacak kadar temiz kaldıkları için üzülür.
Geceleri penceremi açıp İstanbul’u dinlerdim. Uzaklardan geçen bir vapurun sesi, ara sokaktan yükselen kahkahalar, rüzgârın taşıdığı deniz kokusu… Bu şehir bana hep şunu fısıldardı: “Dağılsan da bitmezsin.”
Belki de bu yüzden gitmedim.
Hayatım yolunda değildi, doğru. İçimde eksik kalan odalar, kapanmayan yaralar, söylenmemiş vedalar vardı. Ama İstanbul bana kusurlu şeylerin de sevilebildiğini öğretmişti.
Ve ben, bir gün kendimi de sevebileceğime ilk kez burada inandım.

Kendime Yazılmış Son Mektup

Bu mektubu kime yazdığımı bilmiyorum. Belki beni hiç tanımayacak birine, belki yıllardır aynada gözlerinin içine bakamadığım kendime, belki de artık beni duymayan hayata.
İçimde uzun zamandır adı konulamayan bir yorgunluk var. Öyle bir yorgunluk ki uyuyunca geçmiyor, ağlayınca hafiflemiyor, konuşunca dağılmıyor. Sanki ruhumun içine ince ince işleyen pas gibi… Nereme dokunsam oradan dökülüyor.
Ben hep biraz eksik doğmuş gibiyim. İnsanların kolayca güldüğü şeylere uzaktan bakıyorum. Sevinç bana uğrayıp aceleyle çıkan bir misafir gibi. Kederse evin asıl sahibi.
Bazen bedenimin içinde değil de, terk edilmiş bir evin içinde yaşıyor gibi hissediyorum. Pencereleri kırık, duvarları nemli, kapıları içeriden kilitli bir ev. Sesimi duyuyorum ama bana ait gelmiyor. Aynadaki yüzü tanıyorum ama sevmiyorum.
Kimse anlamıyor demeyeceğim. Belki anlatmayı hiç beceremedim. İnsan bazı acıları kelimeye dökünce küçülecek sanıyor, ama bazı acılar anlatılınca daha da büyüyor.
Yaşamak denilen şey, çoğu insana doğal geliyor galiba. Bana ise her sabah yeniden ikna edilmesi gereken bir mesele gibi. Gözümü açıyorum, perde kıpırdıyor, dışarıda hayat başlamış oluyor. Ben ise içimde başlamayan bir günün eşiğinde bekliyorum.
Ölmek istemekle yok olmak istemek aynı şey değilmiş, bunu öğrendim. Ben çoğu zaman ölmekten çok susmak istedim. İçimdeki gürültü dursun istedim. Kalbim biraz yavaşlasın, zihnim biraz sussun, anılar beni kovalamayı bıraksın istedim.
Bazen düşünüyorum da, eğer çocukluğumdaki halim beni şimdi görseydi üzülürdü. Gözleri ışıklı, hayalleri büyük o küçük kız… Ona büyüyünce böyle olacağını söylemeye kıyamazdım.
Yine de içimde küçücük bir yer hâlâ kapanmadı. Belki bu yüzden hâlâ yazıyorum. Yazmak, ölmek isteyen yanımla yaşamak isteyen yanımın masaya oturup sessizce konuşması gibi.
Eğer bir gün beni bulamazsanız, bilin ki ben en çok kendimde kayboldum.
Ama eğer bir gün geri dönersem, bu kez kendimi de yanıma alarak döneceğim.